14 Mart 2012 Çarşamba

İş ararım ben iş

Yurtdışında çalışmak çoğu türk genci için tatlı bir hayal ama genelde bu işe başlamak biraz sancılı olabiliyor...Bu yazıda kendi tecrübelerimden de yola çıkarak, yurtdışında nasıl iş aranır, nasıl ülke seçilir, nelere dikkat etmeliyiz, ondan bahsedeceğim...

Öncelikle her ülkenin kendine göre bir çalışma kültürü olduğunu unutmamak lazım...O yüzden baştan bütün kabulleri unutmak lazım...Şu ana kadar 3 farklı ülkede çalıştım, ve hepsinin çalışma kültürünün çok farklı olduğunu söyleyebilirim...Aklıma gelen Avrupa, Türkiye eksenindeki farklılıklar :
  • Türkiye'de maaşlar aylık net olarak konuşulurken, Avrupa'da yıllık brüt olarak konuşulur...Genelde de iş ilanlarında yıllık maaşın alt ve üst sınırları verilir...Misal, maaş için 40-60K yazıyorsa, bu sizin kazanacağınız minimum ya da maksimum yıllık brüt maaştır...Bunu 12ye bölüp, gelir vergisini ve diğer sosyal kesintileri çıkardıktan sonra elinize geçecek aylık net maaşı bulabilirsiniz.
  • Avrupa'da işveren öğle yemeğini ve ulaşımı genellikle karşılamaz...Bir çok insan evinden öğle yemeğini getirir...
  • Türkiye'de genellikle çalışanlar bir "asset" olarak görülür, yani çalışmasan da şirkette bulunman beklenebilir...Avrupa'da işin yoksa ofiste pek durmazsın, ama genelde işin olur ve ofiste durursun...
  • Türkiye'de yıllık izin lüks olarak görülürken, Avrupa'da hak gibi görülür...Türkiye'de ilk sene izin almak çok zorken, ondan sonraki senelerde yılda iki ya da üç hafta izin alabilirsiniz...Avrupa'da her ülkenin yıllık izin günü sayısı farklıdır, ama dört haftadan az olmaz...
  • Genelde şirketlerde yatay bir hiyerarşi vardır...Yani menajerle, yeni mezun çalışan arasında ritüel bir saygı kuralları silsilesi olmaz...Patrona adıyla hitap etmek ayıp karşılanmaz gibi...
  • Gelir vergisi progressive arttığı için, burada çok para kazanmanız zor, çünkü devlet elinizdeki paranın büyük bir kısmını vergi olarak sizden alabilir...Mesela, Norveç'de gelir vergisi yüzde 60a dayanabiliyor...Tabi bu dediğim şey çok ülkeye bağlı bir şey ama genel anlamda gelir adaletsizliği Türkiye'ye göre çok az...Dolayısıyla doktor maaşıyla, garson maaşı arasında Türkiye'deki kadar bir uçurum yok...Tabi bu arada, çalışacağınız ülkenin vergi avantajları varsa bunları bilmeniz gerekiyor, mesela Hollanda'da yabancı çalışan olduğunuz için normalden çok daha az vergi verebilirsiniz....
Gelecek yazıda...Peki ne yapmanız lazım? Nasıl bir başlangıç yapmalısınız?

13 Kasım 2011 Pazar

En cok gitmek istedigim yerler

Cok cok uzun zamandir soyle 1 2 hafta izin alip yeni yerler gormedim...Gormek istedigim yerlerin bir listesini yapayim dedim :

1) Maras / Kibris : Kibris savasi sirasinda cok kisa sure icerisinde bosaltilan ve 1974deki halini hala koruyan hayalet sehir...Tabi burayi gezmek su an icin imkansiz cunku BM gorevlileri girebiliyor sadece... http://tr.wikipedia.org/wiki/Mara%C5%9F,_K%C4%B1br%C4%B1s

2) Kafiristan / Afganistan : Buyuk Iskenderin Hindistan seferi sirasinda tohumlarini ektigi cografi bolge...Halki Avrupalilar gibi sapsari ve pagan adetleri var...Hala Buyuk Iskenderin mesih olarak gelip, onlari kurtaracagina inaniyorlar...Cografi yapisi yuzunden, islamlastirilmamis bir cografya, 2000 sene once nasil yasiyorlarsa hala oyle yasiyorlar... http://en.wikipedia.org/wiki/Kafiristan

3) Granada / Ispanya : Hala gitmemis olmam tamamen benim ayibim....Avrupadaki islam ulkesi...Antik felsefinin, bilimin, hermetizmin Orta cagdan, yakin caga tasinmasini saglayan sehir... Arabistanli Lawrence filminde, Huseyinin oglu Lawrencea, "Londra henuz bir koy iken, Granadada sokak lambalari vardi" diyordu...En kisa zamanda gidilecek.... http://en.wikipedia.org/wiki/Granada

4) Kudus / Israil : Ilahi dinlerin ciktigi cografya, her kosesi tarih...Pasaportumu degistirir degistirmez gidecegim... http://tr.wikipedia.org/wiki/Kud%C3%BCs

5) Paskalya Adasi : 1700 senesinde Ingiliz denizciler, pasifikin ortasinda terkedilmis bir ada buldular...Adada metrelerce uzunluktaki heykellerden baska hicbir sey yoktu...Teoriye gore, adanin sakinleri tanrilar icin heykel dikmek icin agaclari kesiyor ve ada ekonomisi kendi kendine yetemez hale gelince, soylari tukeniyor....Bir nevi mikro-dunya...Kaynaklarin orantisiz harcanmasi durumunda olacaklar icin bir ornek... http://tr.wikipedia.org/wiki/Paskalya_Adas%C4%B1

6) Pripyat / Ukrayna : Cernobilden sonra bosaltilan sehir....1987 senesinde donup kalmis...Hala radyasyon olagan seviyesinin cok uzerinde... http://en.wikipedia.org/wiki/Prypiat

7) Pyongyang / Kuzey Kore : Dunyadaki son utopya sehri...Demir yumrukla yonetilen, disa tamamen kapali Kuzey Korenin baskenti...Bu disa kapalilik oyle bir hal almis ki, Kuzey Koreliler 11 Eylulden haberdar midir, cok emin degilim.... http://en.wikipedia.org/wiki/Pyongyang



13 Nisan 2011 Çarşamba

Italya'da Karaköy ve Galata

Istanbul, bundan seneler evvel, iki kısımdı...Birinci kısım, önce rumların, 1453den sonra da türklerin yaşadığı tarihi yarımada, diğer kısım ise Cenevizli, Venedikli tüccarların ticaret yaptığı, yerleştiği Pera idi. Öyle ki, bu gün Karaköy ve Galata semtlerine gittiğinizde hala Italyan'lardan kalan bir çok yapı göreceksiniz. Isimsiz küçük evler, Arap camisi, Galata kulesi, Bankalar caddesi bize hep Italyan'lardan miras...

Peki Italya'da hala bu ortak noktaları görebilir miyiz? Eğer Cenova'ya giderseniz, görebilirsiniz...

Galata kulesini bundan 700 sene evvel inşa eden Cenevizliler(yani Cenovalılar), hala kendi şehirlerindeki bir semti Galata diye çağırıyorlar. Kelimenin kökeni belli olmamasına rağmen, aradan geçen yüzyıllara rağmen ayakta kalan hoş bir benzerlik...

Cenova, büyük bir liman kenti...Şehrin neredeyse tamamı liman etrafına toplanmış ve deniz kıyısına indiğinizde, tankerlerden, gemilerden denizi bile göremiyorsunuz...Liman etrafında gezinirken, kendizi Galata'da, Karaköy'de sanmanız işten bile değil...Şehrin 19. yüzyılda inşa edilen kısmı ise Bankalar caddesi ve Komodo merdiveni civarına çok benziyor. Aşağıda iki tane resim var, birisi Istanbul'dan, diğeri de Cenova'dan...Soldaki Istanbul Bankalar caddesinden, sağdaki de Cenova'da bir yerler....

















Fotoğraflara dikkatli bakarsanız, balkondaki işlemelerin aynı olduğunu göreceksiniz. Tabi sağdakini yapanlar, tembelliklerinden olsa gerek, sol ve sağ balkonları düzgünce yapıp, ortadaki balkonu boyayıp benzetmişler, bu da Italyan tembelliği olsa gerek:)

Tabi konu Italyan tembelliği olunca, bu konuda söyleyecek çok söz var, ama Cenova'da çektiğim fotoğraf, duygularıma tercüman oluyor...

Bu fotoğrafı Cenova'daki Saint Lorenzo katedralinde çektim, yani kısaca aziz de olsan peygamber de olsan, adamlar senin heykelini de yapsa, Italyansan hayat sana güzel, bol bol yatış:)

3 Nisan 2011 Pazar

Trenle İtalya'yı gezmekten daha iyi bir fikrim var...


Yaklaşık 2 aydır, her haftasonunu film, kitap, internet üçgeninde geçirdikten sonra, artık ayağa kalkıp silkinmenin zamanı geldi diye düşündüm...

Uzun süredir motosikletle Avrupa'yı gezmeyi düşünüyorum, fakat ortada bir sorun var. O da motosikletimin olmayışı:) Neyse bir yandan motosiklet için para biriktirmeye devam ederken, yaklaşan baharla beraber günübirlik de olsa şöyle bir Güney Fransa ve İtalya keşfi yapmak lazım diye düşündüm.

Saatimi sabah 7'ye kurdum, ve 11'de kalktım.(Bravo bana!!!) Bisiklete atlayıp Nice-Ville tren garına gittim ve Fransa'da çoğu trenin bisikleti ücretsiz taşıdığını öğrendim. Şöyle ki, mesela trenle Nice'den Marseille'a gidiyorsunuz, bisiklet de hooop sizle geliyor ve inince şehri bisikletle gezip, sonra geri dönebiliyorsanız. Ben de, bisikletle Nice'den, Italyan şehirleri Ventimiglia ve SanRemo'ya gittim günübirlik. Kısa ama güzel bir geziydi. Peki bu bisikleti trenle taşıma hadisesi nasıl oluyor?

Şimdi trenle bisiklet taşımak için iki yol var

1) Bisiklet çantası almak, fiyatları 300 euro civarı...Bununla her trene bisikletinizi sokabilirsiniz, hatta uçaklara bile...

2) Ben çantayla uğraşamam diyorsanız, benim gibi:) Belli trenlerde askılık var, bisikletinizi askıya alıyorsunuz ve hoop artık gidebilirsiniz...Yandaki resimde askıda bisikleti görüyorsunuz.. Kondüktörün dediğine göre trenlerin yüzde80 ininde askıda bisiklet taşıyabiliyorsunuz...


Zamanım kısıtlı olduğu için önce kısa bir Ventimiglia gezesi yaptım Italya'da...Ardından da SanRemo...SanRemo özellikle gidilmesi görülmesi gereken bir yer, küçük şirin bir Italyan şehri, ve şehir bisikletçiler için özellikle güzel...Hem düz hem de bisikletler için ayrı şerit yapılmış...




Bu da SanRemo ve oradaki bisikletçiler....

Bundan sonraki plan haftasonları Fransız Rivierası ve Italya'yı bisiklet+tren kombinasyonuyla gezmek...

Bu trenle bisiklet taşıma olayı, birçok yerde yapılabiliyormuş, ve Barcelona-Roma hattında bunu yapmak güzel bir tatil seçeneği gibi...Ben haftasonları yapacağım bu işi ama Türkiye'den gelmek isteyen varsa Floransa-Napoli hattında şehirleri bisikletle gezip, şehirler arasını trenle gitmek güzel bir "bir haftalık" tatil gibi;)




6 Ocak 2011 Perşembe

Zaman içinde Çemberlitaş


Tarihi yarımadada gezerken bir çok sütuna rastlayacaksınız, ancak yüksek binalar yüzünden kimi zaman bu sütunları kaçırmanız da olası. Fakat bundan 800 sene önce İstanbul adeta bir sütunlar şehriydi. Şu an hala ayakta kalan 5 6 tane sütun var sanırsam...

İstanbul'da Sultan Ahmet meydanı'ndan tramvay yolunu izleyerek Beyazıt'a çıkarken, çemberlitaş sütununu görebilirsiniz. Bu sütun şehri en turistik yerinde olmasına rağmen çokça ihmal edilir ve gözden kaçırılır. Sanırım bunun sebebi, etrafının dönercilerle ve tramvay durağıyla çevrili olması.

Doğu Roma zamanında, Çemberlitaş sütunu, bir meydanın tam ortasında adeta bir nirengi noktası işlevini görüyordu. Bilindiği gibi Romalılar, buluşma mekanlarına "Forum" derlerdi, şimdiki internet forumlarının atası yani...Çemberlitaş da o zaman "Konstantin Forumu" adıyla anılırdı. Internette bulduğum bir ilüstrasyon o zamanın ruhunu bize yaşatıyor.

İşte 1200lü yıllarda Çemberlitaş sütunu ve çevresi :

1900lü yıllarda ise Çemberlitaş böyle görülüyordu :

Malesef bu da son hali :

İlüstrasyon www.byzantium1200.com'dan alınmıştır.

Türk Gözüyle Fransız Riviera'sı



"Muhteşem Yüzyıl" dizisiyle beraber insanlarda sanki bir Kanuni dönemi merakı başladı. Diziye Youtube'dan göz gezdirdim ve rastladığım sahnede, Kanuni, "Akdeniz, bir Türk Gölü olacak", "Benim hasmım Şarlken, Fransua..." derken aklıma Kanuni'nin Güney Fransa'da yaptıkları geldi.

Güney Fransa'ya gitmeme bir hafta kaldığı için, bu konu benim özellikle dikkatimi çekti. Osmanlı her ne kadar coğrafi keşiflerde yetersiz kalsa da, 16.yüzyılda denizcilik konusunda altın çağını yaşıyordu. Akdeniz'de üstün güç konumuna gelmişti.

1543 senesinde bir tarafta Kanuni komutasındaki Barbaros Hayrettin, Salih Reis ve Fransua, diğer tarafta ise Savoy dükü ve Andro Dorya, Nice şehri için savaşıyordu. Hatta Osmanlılar, Nice'in 5-6 Km doğusundaki Villefranche Sur Mer'i bile ele geçirmişler.

"Catherina Segurana" diye bir Nice yerlisinin kahramanlıklarıyla da, Türkler zamanında Nice'den püskürtülmüşler. Bunun üzerine Catherina da bir efsane olmuş ve şu anda Nice'de bir rölyefi bulunmakta.

Peki o günlerden kalan neler var?

Osmanlı donanmasında Matrakçı Nasuh, şimdinin turizm ve kumarhane cenneti Nice'i 1543 senesinde resmetmiş. İşte bu da türk gözüyle Nice, hem de 500 sene önce...



O zamanki haritacılık hakkında fikir edinebilmek için çağdaş Nice haritasına da bakmak gerek sanki....


İkinci haritadaki sol taraftaki akarsuyu ve sağ taraftaki körfezi, ilk haritada bulmakla başlayabilirsiniz:)

29 Kasım 2010 Pazartesi

Iran'dan akılda kalanlar

Geçtiğimiz kurban bayramında 9 günlük bir Iran gezisine çıktım. Ankara'dan Istanbul'a, Istanbul'dan Tahran'a, Tahran'dan da Yezd' e uçarak başladığımız gezi, daha sonra arabayla ülkeyi güneyden kuzeye kat ederek Tahran'da son buldu. Iran için en klasik rotayı izlediğimiz gezinin fotoğraflarını ve yorumlarını ilerki günlerde burada yazacağım ama şimdilik Iran hakkındaki ufak tefek gözlemlerimi yazacağım.

Iran'da bizi şaşırtanlar :
1) Ortadoğu'yla azıcık haşır neşir olanlar, Iran'ın bir arap ülkesi olmadığını zaten bilecektir. Bunun yanında Şii olduklarından dolayı, Islam'ı yorumlayışları bizden, dolayısıyla da Araplar'dan çok farklı. Mesela Şiiler, bizim gibi günde 5 vakit değil, 3 vakit namaz kılıyorlar. Şehrin her yanında camiler yok. Dolayısıyla ezan sesini Türkiye'deki kadar sık duymuyorsunuz. Ezan yayını genelde radyodan yapılıyormuş...

2)Şii olduklarından dolayı ülkenin her yanında, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in resimleri var. Resim sanatına en çok ilgi duyan müslüman toplum olduklarını düşünüyorum. Bunun yanında bizi şaşırtan bir diğer şey ise, İran'da, sayısı az da olsa, Hz.Muhammed'in resmediliyor olması. Yukarıdaki resim, Gilan'daki bir türbede çekildi. Resmin sağ alt tarafındaki insanın Hz.Muhammed olduğuna inanıyorlar.

"Peygamberi resmetmek günah değil mi?" diye sorduğumuzda ise, "Muhammed burada 40 yaşından genç, dolayısıyla henüz peygamber değil ve resmedilebilir." diyorlar. Gerçi bu Şii'lerin, Islam'da yarattığı "kısa yol" lardan sadece birisi...Şiilikte, dinin açıklarını bulmak ve bunlardan nemalanmak sanki bir refleks olmuş. Nasıl ki fuhşu meşrulaştırmak için "Muta nikahı" icat etmişler, sanki bu resim olayı da buna benziyor.
Bu arada bu resmin bulunduğu yer olan Gilan'ın Iran'ın en açık fikirli yeri olduğunu söylemem gerekiyor, yoksa bu resmi Kum'da çizseniz, taşlanabilirsiniz.

3)Şiiler, Kuran'ın sadece zahiri yorumuyla değil, batıni yorumuyla da ilgileniyorlar. Bu da Islam'ı daha esnetilebilir hale getiriyor. Örneğin, lise kitaplarında "Evrim teorisi" bilimsel bir gerçek olarak işleniyormuş. Rehberimize, "Bu durum Kuran'a aykırı değil mi?" diye sorduğumuzda, bize "Evet, Allah evreni yarattı, mikroorganizmalar da insana evrildi, ve Allah da Adem ve Havva'yı seçerek insanlığın çoğalmasını sağladı." gibi bir cevap verdi. Bir nevi "Akıllı yaratılış" yani, Darwin ve Islam'ı barıştırmışlar. Bize biraz "Acem oyunu" gibi geldi ama karar sizin...

4)Kuran'ın zahiri ve batıni yorumundan bahsetmişken, Iran'da süregelen çok ciddi bir tartışma da, Kuran'ın direkt olarak Allah kelamı mı yoksa, Hz.Muhammed'in Allah tarafından esinlenmeleri mi olduğu yönündeymiş. Pek Türkiye'nin kaldırabileceği bir tartışmaya benzemiyor :)

5)İran'da her bakkalda, her büfede, her restoranda BIRA bulabilirsiniz. Üzerindeki "non-alcohol" yazısını görene kadar da bayağı bir şaşırabilirsiniz:)

6)İran'da camilerden ziyade türbeler ön planda...Camilerde pek namaz kılana rastlayamadık ama Humeyni'nin türbesine gittiğimizde, kendini ağlayarak yerden yere atanlardan tutun da, Humeyni'nin mezarına dokunmak için kendini paralayanlara rastladık. Ama türbe olayının hası Meşhed'deki İmam Rıza türbesiymiş, artık o da bir sonraki geziye kalsın...

7)Amerikan ambargosu var ama bunun yanında Coca Cola'nın Iran'da üretim tesisi de var.( Sağdaki resimde "Made In Iran" yazısını görebilirsiniz) Buna biz de anlam veremedik. Gitmeden önce Iran'da Cola bulamayacağımızı sanıyorduk, ama her türlü Amerikan malı Iran'da mevcut, hatta Iphone 4 bile.

8)Her şey bulunabilir derken, buna içki de dahil. Tabi ki karaborsadan. Eğer bir biraya 9 dolar vermeyi göze alıyorsanız, Iran'da bira bile içebilirsiniz, tabi ki evinizde, gizli saklı...

9)Hasan Sabbah'ın, Haşhaşinlere söylediği "Nothing is real, everything is permitted" sözü Iran da adeta motto gibi. Herşey yasak ama karaborsada herşey mevcut.

10)Burun estetiği konusunda, Iran başı çekiyormuş. Kızlar sadece yüzünü gösterebildiğinden, burun çok önemliymiş. Tabi İran kızları da çok bakımlı, hepsi sürmeli, makyajlı, yanlarından geçerken parfüm kokusu biraz içinizi bayabilir ama...

11)Iran'da kadınlar sosyal hayatta çok aktif, her ne kadar yasalar kadınları ezse de, toplum hayatında durum pek öyle değil. Kadınların taksi şoförlüğü yaptığı, otopark işlettiği bir ülkeden bahsediyoruz. Bu arada üniversite öğrencilerinin yüzde 65'inin de kadın olduğunu ekleyelim.

12)Hala 12.İmam Mehdi'yi bekleyenlerle, rejime pek inanmayan, ama inanmaktan başka çaresi olmayan milyonların beraber yaşadığı, çelişkilerle dolu bir ülke Iran. Rejimler yıkılır, yerlerine yenileri gelir. Iran, sanki yüzyıllardır kendisini arıyor. Hz.Ömer, İran'a girdi gireli, sanki bir kaos hakim. Dileyelim de bu kaos yerini düzgün bir yönetim biçimine bıraksın...

Devamı gelecek....